History will be kind to me, for I intend to write it... Winston Churchill
19. Yüzyıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19. Yüzyıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2012 Pazartesi

Reichstag Yangını

Bu yazının yayınlandığı andan tam tamına 79 yıl önce, yani 27 Şubat 1933’te yerel saatle 21:25’te, Berlin’de bir itfaiye istasyonuna bir ihbar gelir. Weimar Cumhuriyeti’nin meclis binası (ki Federal Almanya Meclisi’nin alt kanadı Bundestag da günümüzde orada toplanır) Reichstag’ta yangın çıkmıştır... İtfaiye ve polis Reichstag’a ulaştığında binanın merkezinde ve kubbenin altında bulunan Temsilciler Salonu alevler içinde kalmıştı...

Yangın saat 11’de söndürüldü, ama Reichstag kullanılmaz hâle geldi. Weimar Cumhuriyeti Meclisi, bundan sonra yapacağı çok az sayıdaki toplantı için, Reichstag’ın ön cephesinin baktığı parkın diğer ucunda bulunan ve savaş sırasında yıkılan Krolloper (Kroll Opera Binası) kullanılacaktı.

Polis yaptığı soruşturma ve inceleme sonucu, Almanya’ya yeni gelmiş olan 24 yaşındaki Hollanda asıllı işsiz duvarcı ustası ve komünist Marinus van der Lubbe’nin yangını çıkardığına dair ‘kanıtlara’ ulaştı. Van der Lubbe dışında olayla ilgisi olduğu şüphesini taşıyan ve hepsi komünist olan Ernst Torgler (Alman), Georgi Dimitrov, Vasil Tanev ve Blagoi Popov (Bulgar), Reichstag Yangını Davası (davanın yapıldığı yer nedeniyle Leipzig Davası da denir) Alman İmparatorluğu’nun ve daha sonra Weimar Cumhuriyeti’nin en yüksek mahkemesi olan Leipzig’deki Reichsgericht’te üç ay süreyle (21 Eylül-23 Aralık 1933) yargılandılar ve suçlu bulundular. Üç Bulgar komünistin Sovyetler Birliği’ne sınırdışı edilmelerine ve suçunu ‘itiraf etmiş olan’ van der Lubbe’nin ölüm cezasına çarptırılmasına karar verildi. Devrin Saksonya Eyaleti yasaları gereğince ceza giyotin kullanılarak 10 Ocak 1934’te, 25. yaş gününden üç gün önce infaz edildi. 2008’de, verilmiş olan cezanın dönemin ceza yasalarının Anayasa’ya aykırı olması nedeniyle van der Lubbe’nin affedilmesine karar verildi. 21 Eylül 1933’te Londra’da bir grup hukukçu tarafından bir karşı dava düzenlenmiş ve Nazi Partisi’nin üst yöneticilerinin bu yangından dolayı sorumlu olduğu sonucuna varmışlardı.Ancak sonuçları itibarıyla bu yangın, basitçe bir yangın olmanın ötesine geçti. İstikrarsız ve çalkantılı bir 13 yıl geçirmiş olan Almanya’da Adolf Hitler ve lideri olduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi, nam-ı diğer Nazi Partisi seçimleri kazanarak iktidara gelmişti. 30 Ocak 1933’te Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Katolik Merkez Partisi lideri Franz von Papen’in kendisine, Hitler’le koalisyon yapması halinde onu kontrolü altında tutacağının garantisini vermesi üzerine Hitler’i Şansölye yapmıştı. Mutlak iktidarı ele geçirmek isteyen Hitler’in istediği bir pozisyon değildi bu. Hatta tekrar seçimlere gidilmesi ve parlamentonun feshedilmesi için Hindenburg’u ikna etmiş, 5 Mart 1933’te seçimlerin yapılacağını ilân etmişti. Çünkü Hitler, öncelikle Reichstag’ta üçte ikilik bir çoğunluk elde ederek bir Yetki Yasası çıkartmak istiyordu. Bu sayede Şansölye Reichstag’a ihtiyaç duymadan dört yıl boyunca istediği yasayı çıkartabilmekte; bu süre gerekli görüldüğü takdirde uzatılabilmekteydi. En son seçimlerde Nazi Partisi %32 oy aldığı için bu yasayı çıkartacak çoğunluğa sahip değildi, üstelik yasanın çıkması için ülkenin çok ciddi bir sorunla karşı karşıya kalması gerekiyordu. Hitler’den önce bu yola başvurulduğu tek zaman, hiperenflasyonla mücadele edilmek üzere 1923-1924 arasında çıkartılıp uygulanmıştı.
Yangından sonra von Hindenburg, Reichstag Yangını Kararnamesi’ni yayınlayarak temel hak ve özgürlüklerin büyük çoğunluğunu askıya aldı. Yangını ‘komünist tehdide karşı’ önlemlerin alınması gerektiği yönünde propaganda yapan Nazi Partisi, 5 Mart’ta yapılan seçimlerde %44 oy aldı Alman Nasyonal Halk Partisi’nin %8’lik oy oranıyla %52’ye ulaşarak Reichstag’ta çoğunluğu elde ettiler; gerçi bu üçte ikilik çoğunluğa yetmemekteydi. Ancak, Almannya Komünist Partisi’nin Reichstag Yangını Kararnamesi’ne dayanarak baskı altında tutulması ve Sosyal Demokrat Parti’nin de Nazi SA birliklerince tehdit edilip bir kısmının göz altına alınması sayesinde Hitler 23 Mart 1933’te 1933 Yetki Yasası’nı Reichstag’tan kolayca geçirerek Almanya’nın diktatörü oldu... Kısa süre içinde tüm partiler feshedildi, yenilerinin kurulması yasaklandı. Bir sene sonra, 2 Ağustos 1934'te Hindenburg öldü. Alman ordusunun da desteği birtakım pazarlıklarla alındı ve Hitler Almanya’yı tam bir polis devletine çevirdi. 1939’da da II. Dünya Savaşı patladı zaten, malum.
“Demokrasiyi yıkmanın tek yolu, onun silahlarını kendisine karşı kullanmaktadır” sözüne çok iyi bir örnek teşkil ediyordu da, hazır yıldönümü geldiği için hatırlatayım dedim...

18 Ocak 2012 Çarşamba

18 Ocak’taki Tarihsel Sembolizm

İnsanoğlu öyle bir varlıktır ki, sembolizme bayılır. Bir şeyi söylemek için onu doğrudan ifade etmek yerine, başka bir biçimde, birtakım imgelerle, hareketlerle, eşyalarla pekiştirmek, verilmek istenen mesajı daha etkili kılacağı için bu yola çok sık başvurur. Papa’nın tacının üstüste geçmiş üç taçtan oluşması, tüm imparator/prens/krallardan daha üstün olduğunu göstermek içindir. Kanuni Sultan Süleyman ise, papadan daha üstün bir otoriteye sahip olduğunu göstermek için, aynı tacın dörtlüsünden yaptırdığı söylenir. İtalya’nın Bologna kentinde onlarca anlamsız kule inşa edilmiştir. Bu kulelerin tek bir amacı vardı, o da, onu inşa ettiren ailelerin tüm dünyaya kendi güçlerini göstermesiydi. Tevrat’ta Babil Kulesi olarak bilinen basamaklı piramit şeklindeki Marduk tapınağı Etemenanki, gökteki tanrıya ulaşmak için bir yolken, onun inşaatının durmasını konu alan bir mitolojinin Babil üstünde oluşması, bugünkü İsrail/Filistin topraklarında kurulmuş olan Yahudi krallıklarının Babil tarafından yok edilmesiyle başlayan Babil sürgününün adeta bir edebi intikamı gibidir.

Eee, ne olmuş yani? Niye ettim ben bu kadar lafı?

İşte bu tür bir imgeler ve simgeler silsilesinin bir örneği olan ve gerek Almanya, gerek Fransa ve hatta dünya tarihi açısından son derece önemli bir gündür 18 Ocak. 18 Ocak, Almanya’nın Almanya olduğu gündür. Fransızları 1870 Savaşı’nda yenen (daha doğrusu yenmek üzere olan; ateşkes 28 Ocak’ta imzalanacak) Prusya Kralı Wilhelm, 18 Ocak 1871’de Versailles Sarayı’nın Aynalı Salon’unda Alman İmparatoru ilân edilmiştir. Fransa için çok kötü bir gündür, çünkü ağır şartlar altında bir ateşkes ve ardından da barış imzalanmış, hem de Alman İmparatorluğu’nun Versailles Sarayı’nda ilân edilmesiyle telafi edilemeyecek bir aşağılanmaya maruz kalmıştır. Üstelik zengin maden yataklarına sahip Alsace-Lorraine’i de (Almancası Elsaß-Lothringen) kaybetmiştir. Ancak az önce dediğim gibi, bu bir sembolizm silsilesiydi... yani bu iş burada bitmiyor.

Almanya’nın kaybettiği ve Fransa’nın kazandığı Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle birlikte başlayan barış konferansı bilin bakalım nerede başladı? Versailles’da! Fakat, bir dakika. Avrupa standartlarında bir sembolizm için yeterli değil bu. Öyle bir şey daha olsun ki, bu durumu taçlandırsın, iyice yüzüne çarpsın savaşı kaybeden Almanya’nın... evet, Fransa bir adım daha ileri giderek, Almanya’nın kendi İmparatorluğu’nu ilân ettiği 18 Ocak’ta Paris Barış Konferansı’nı başlatarak, İmparatorluğu kuruluş yıldönümünde bitiriyor... Her iki durumu gösteren tabloları yazı içerisinde görmeniz mümkün...

Yeterli değil mi? Bir örnek daha vereyim o zaman, gerçi 18 Ocak’a ait değil, ama 18 Ocak’ta olanlarla bağlantılı bir örnek...
I. Dünya Savaşı’nın ateşkeslerinden biri olan Compiègne Ateşkesi de denilebilecek karşılıklı silah bırakma antlaşması 11 Aralık 1918’de, savaşta başarı göstermiş ve İtilaf Devletleri’nin fiilen başkomunatı durumundaki Ferdinand Foch’un özel treninin vagonunda imzalandı. Bu vagon 1921’de normal bir vagon olarak kullanıldıysa da, 1921-1927 arası Paris Les Invalides’de sergilenmiş; Kasım 1927’de de ateşkesin imzalandığı yere götürülüp Kaiser’in Almanyası’nın Yenilgisi Anıtı adıyla özel olarak inşa edilmiş bir binaya yerleştirilmiştir... ta ki 22 Haziran 1940’a kadar. II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın işgaliye birlikte Hitler, bu son derece sembolik noktada Fransa’ya ateşkes imzalatmıştır. Bu ateşkesin imzalanmasının ardından bina yıkılmış, vagon da Berlin’e götürlümüştür. Savaşın sonuna doğru SS birliklerince kaçırılıp saklanmışsa da, Amerikalılar tarafından havaya uçurulmuştur. 1950’de içindekilerle birlikte bir birebir kopyası yapılıp Compiègne’deki yerine konumuştur.

İşte böyle... Tarih, bu türdeki sembolik yüzlerea şeyle doludur aslında, ancak 18 Ocak işte pek çok kişi için aslında böyle bir günmüş, ya!

29 Eylül 2011 Perşembe

Mahmudiye

Osmanlılar, aynen Romalılar gibi, aslında bir denizci devlet olmaktan çok, ayaklarını kuru tutmayı seven bir İmparatorluğun çocuklarıydılar. Ancak kuruldukları bölgenin şartları onları denizci olmaya itmiş. Akdeniz, Avrupa ve Ortadoğu'nun antik dönemden günümüze kadar tarihini çok ciddi bir biçimde etkilemiş bir iç deniz olmasına şüphe yok. Hâl böyle olunca da, iyi bir donanmaya ihtiyacınız var demektir. İşte Mahmudiye de, bu büyük donanmanın 19. Yüzyıl'daki en büyük gemisiydi.

Gemi, 1829'da II. Mahmud zamanında, mühendis Mehmed Efendi ile mimar Mehmed Kalfa tarafından tasarlanıp Haliç Tersanesi'nde inşa edilmiştir. 128 toplu, üç ambarlı bir gemi olan Mahmudiye, dönemin en büyük deniz güçleri olan İngiltere ve Fransa'nın gemilerinden bile büyüktü. 1853-1856 arasında Osmanlı'nın müttefikleriyle beraber Rusya'yla yaptığı Kırım Savaşı'nda da gemi görev almış, fakat II. Abdülhamid devrinde kızağa çekilmiş ve sökülmüştür.

23 Eylül 2011 Cuma

Abdülkadir el Cezayiri

Canım sıkıldığı bir sırada, Cezayirli şarkıcı Khaled'in Rachid Taha ve Faudel ile söylediği Abdel Kader adlı şarkıyı açtım. Youtube'te pek çok kaydını bulmak mümkün.

Bu ülkede birtakım 'ünlü' kişilerin akılları sıra Türkçeleştirerek katletmiş oldukları bu şarkıdaki Abdülkadir kimdir, onu anlatmak bugünkü derdim. Uzun uzadıya anlatıp, adına methiyle düzmeye gerek yok. Çok kısacaca bahsedeceğim zaten.

Abdülkadir el Cezayiri, 6 Eylül 1808'de doğduğu sırada Cezayir, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçasıydı. Hem İmparatorluk için, hem de Avrupa için çok karmaşık olan bir dönemde doğmuştu; II. Mahmud yeni tahta geçmiş ama Yeniçerilerden hâlâ kurtulunmamış, Avrupa'daysa Napoléon Savaşları büyük bir hızla sürmekteydi. 1815'te savaşlar bittikten sonra Avrupalılar koloni arayışlarına devam etmeye başladılar; özellikle içten içe eriyen Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarına göz diktiler. Fransa'nın göz diktiği ilk yerlerden biri de Cezayir oldu.

Öncesinde yaşanan bir dizi olayın ardından 1830'da Fransa Cezayir'i işgal etti. İşgalin hemen ardından Abdülkadir Cezayir'in batısında kurduğu üssünden Fransızlara karşı mücadele etmeye başladı. 1847'ye kadar gerilla taktiğiyle bu savaşını sürdürmeyi başardı. Abdülkadir, mert kişiliğini bu savaşlar sırasında da ortaya koymaktaydı. Bir seferinde elindeki Fransız esirleri, onları besleyecek kadar yiyecekleri olmadığı için serbest bırakmıştı.

Çok başarılı olmasına ve Fransızları zaman zaman yenilgiye uğratmasına rağmen, 1842'de toparlanan Fransız ordusu sonunda kendisini teslim olmaya zorladı. Fas'a iltica isteği, Fransa'dan gelen baskılarla reddedilen Abdülkadir, 1847'de teslim oldu. İskenderiye'ye ya da Akka'ya gitmesi karşılığında yapılan teslim olma antlaşmasına Fransız Hükümeti uymayı reddetti ve ailesiyle beraber önce Toulon'a, ardından Pau'ya gitmek zorunda kaldı. 1848'de Amboise Şatosu'na geçen Abdülkadir, 1852'de III. Napoléon'un emriyle 'bir daha Cezayir'e geri dönmemek şartıyla' serbest bırakıldı; kendisine yıllık 100,000 franc maaş bağlandı. O da önce Bursa'ya, ordan da Şam'a gitti.

Ne var ki, 1860'ta Lübnan ve Suriye'de hıristiyanlarla dürzüler arasında çıkan çatışmalar sırasında pek çok hıristiyanı saklayarak koruması altına almasından dolayı, olaylar sona erdikten sonra Fransa tarafından kendisine en yüksek liyakat nişanı olan Légion d'Honneur verilmiş, bağlanan maaşı da arttırılmıştır. Dönemin ABD Başkanı Abraham Lincoln de kendisine birtakım hediyeler yollamıştır. 1865'te III. Napoléon'un davetlisi olarak Paris'i ziyaret etmiştir. Cezayir'in milli kahramanı olan Abdülkadir el Cezayiri, 1883'te ölmüştür. Mezarı Şam'da bulunmaktadır.

Şimdi siz kalkın, böyle bir adamla ilgili yazılan böylesine güzel bir şarkıyı, adeta ağıt niteliğindeki bu şarkıyı, rezil rüsva bir hâle getirerek milletin ağzına sakız edin. Sırf cehaletinizden, sözlerini anlamamanızdan dolayı. Ne desem boş, pes doğrusu!