History will be kind to me, for I intend to write it... Winston Churchill
Özel Günler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özel Günler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2012 Salı

Aziz Valentinus


Sevgililer Günü olarak bilinen gün, aslında Katolik Kilisesi'nin Valentinus adlı bir azizinin yortu günü (Hıristiyan inancına göre aziz olan kişinin anma gününe yortu denir) olarak belirlediği gündür. Çeşitli martirolojilerde, yani şehit/martir olmuşların listelerinin ve açıklamalarının olduğu birtakım metinlerde, bir değil üç Aziz Valentinus’tan bahsedilir aslında.

Bunlar içinde en ünlüsü 14 Şubat 269’da Via Flaminia adındaki Roma yollarından birine gömülen Prebister (bir tür papaz/piskopos; mürver/yaşlı anlamındaki Yunanca πρέσβυς/presbus’tan türemiştir) Valentinus’tur. Ancak bu bile kesin bir veri olmadığı, hatta birden fazla Valentinus adında hakkında belirsizlikler bulunan aziz olduğu için, 1969’da Azizler Takvimi elden geçirildiğinde listeden tamamen çıkartılmıştır. Yine de Prebister Valentinus, tüm dünyadaki Katolikler için saygıyla anılması gereken azizlerin bulunduğu bir listede ismi bulunmaya devam etmektedir. Söz konusu Valentinus ya da herhangi bir Valentinus’un adına, en eski Hıristiyan dini bayramları ve anma günleri listesini barındıran 354 Yılı Kronografyası olarak bilinen metinde rastlanmamıştır. Üç azizin birden yortu gününün kutlanmaya başlamasıysa Papa I. Gelasius’un 496’daki buyruğuyla olmuştur. Ancak o dönemde bile – Prebister Valentinus da dahil – hiçbiri hakkında fazla bir şey bilinmemekteydi. Arada daha fazla atlamayalım; diğer Valentinuslar bir Interamna (bügünkü Terni) Piskoposu ile Roma eyaleti Africa’da şehit edilen bir Valentinus’tur.

Ne var ki, 269’da gömülen Valentinus’un bu güne anlam ve önemini veren kişi olması çok muhtemeldir. Şöyle ki, Ortaçağ’ın en önemli hagiografilerinden – yani azizlerin hayatlarının yazıldığı metinlerden – biri olan Legenda Aurea, yani Altın Efsane’de belirtildiği kadarıyla, Roma İmparatoru II. Claudius evli erkeklerin iyi asker olamayacağını düşündüğü için askerlerin evlenmelerini yasaklamış. Valentinus da gizli gizli Hıristiyan askerleri evlendirmekteymiş. Valentinus’un böyle yaptığını öğrenen İmparator, onu hapse attırmış, fakat onu sevdiği için iyi davranmış, ancak kendisini de Hıristiyan yapmaya çalışınca önce taşlanmış ve sopalara dövülmüş, ardından da şehir surlarının dışında, Flamina Kapısı’nın önünde asılarak öldürülmüştür. Yine aynı efsaneye göre Valentinus, kendi celladının kör olan kızının gözlerini, öldürülmeden önce bir mucizeyle iyileştirmiştir.

Bu Aziz Valentinuslar’dan hangisi olursa olsun, Aziz Valentinus’un yortu gününün ilk kez aşkla, romantizmle özdeşleştirilmesi, 14. yy’da yaşamış İngiliz şair Geoffry Chaucer’in yazdığı Parlement of Foules, yani Kuşlar Meclisi adlı şiirine dayanır. Bundan önce bu tür bir uygulama yazılı kaynaklarda geçmemektedir.

Günümüzde bu Aziz Valentinus hem Roma Katolik Kilisesi, hem Doğu Ortodoks Kilisesi, ayrıca da Anglikan ve Luteran Kiliseleri tarafından kendisine hürmet edilmektedir.

İşte, Sevgililer Günü’nün kaynağı olan Aziz Valentinus’un hikayesi bu. Yüzlerce yıllık bir geleneğin ürünü olan hepinizin bu güzel günü kutlu olsun!...

24 Ocak 2012 Salı

Uğur Mumcu (1942 - ... )

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık,
Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken,
Bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini,
Yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük
Dövüldük, vurulduk, asıldık...
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

1 Ocak 2012 Pazar

Yeni Yıl...

2010'u geride bıraktık... Yine yeni bir yıl, yine döndük, dolaştık, geldik bir de baktık ki Ocak olmuş... Ancak bugün, insanlık için dünyanın birkaç milyar yıldır yaptığı şeyi tekrar yapmış olmasını kutlamanın ötesinde bir şey. Yeni bir başlangıç, yeni bir umut ifade etmekte pek çok insan için... Pek çok kişi için eğlenmek, gezmek, dinlenmek, aileyle vakit geçirmek için harika bir fırsattır.
Yeni bir yıla upuzun bir yazıyla girmek gibi bir niyetim yok. Bu yazıyla demeye çalıştığım şey, yeni yılınızı kutlarken, bunun sadece Gregoryen Miladi Takvim'deki yeni yılın başlangıcı olduğunu söylemek. Başkaları bakın yeni yıla ne zaman giriyor ve hangi yıldalar:

Ay yılına göre düzenlenen Hicri Takvim'e göre 6 Aralık 2010 gecesi 1431 sona ermiş, 1432 başlamış.

Ay ve Güneş yılını temel alarak hazırlanmış olan Çin Takvimi'ne göre yeni yıl Ocak sonuna ya da Şubat'a denk gelir; her yıl da bir hayvanla temsil edilen burçla eşleşir. Bu hayvanların sayısı 12 (Fare, Öküz, Kaplan, Tavşan, Ejderha, Yılan, At, Koyun, Maymun, Horoz, Köpek, Domuz) olup, her birinin 5 Çin elementiyle (Hava, Ateş, Toprak, Su, Metal) eşleştirilmesiyle oluşan 60 yıllık bir döngüsü bulunur. 2011'de Yeni Çin Yılı 3 Şubat 2011'de başlayacak, Metal-Kaplan Yılı bitecek, Metal-Tavşan Yılı başlayacak. O da 22 Aralık 2012'ye kadar devam edecek. Herkesçe kabul edilmiş bir başlangıç yılı olmamakla birlikte, M.Ö. 2697'de başladığı genelde kabul edilmekte, bu da şu anki yılı 4707, 3 Şubat 2011'de başlayacak olanı da 4708 yapmaktadır.

Çinlilerin kullandığı takvimi Kore, Vietnam, Moğolistan, Tibet gibi ülkelerde de kullanıldığını görmek mümkün. Daha çok birtakım bayramları belirlemek için kullanılmaktadır. Japonya'da Gregoryen Miladi Takvim resmi olarak kullanılmakla birlikte, diğer Uzakdoğu ülkelerinde olduğu gibi, özel günleri belirlemeye yaramakta.

Hindistan'da Gregoryen Miladi Takvim'le birlikte, Hindu Takvimi ve Hindistan Resmi Takvimi adında bir takvim kullanılır. Hindu Takvimi dini bir takvimdir ve Çin takvimi gibi 60 yıllık bir döngüsü bulunur. Döngüdeki her yılın bir adı vardır. 2010, 5111'e denk gelmektedir. Hindistan Ulusal Takvimi'yse M.S. 78'i başlangıç tarihi almaktadır. Şu anda 1932'deyiz ve 22 Mart 2011'de 1933'e gireceğiz. Hindistan yarımadasında bunun dışında Tai Güneş Takvimi (2553'teyiz), Bengal Takvimi (1427'deyiz), Nepal Takvimi (2067'deyiz) gibi çok çeşitli takvimler bulunmaktadır.

Bizans İmparatorluğu'nda ve sonrasında İstanbul Patrikhanesi tarafından kullanılan Bizans takvimi, İncil'den yola çıkarak dünyanın ya
ratılışını başlangıç noktası alarak ve M.Ö 1 Eylül 5509'da başlar.

Mısır'da yaşayan Kıpti Hıristiyanları'nın kullandığı eski İskenderiye Takvimi ile Miladi Takvimi arasında 283/284 yıl vardır; Miladi Takvim'in başlangıcı daha eskidir. Etyopya Takvimi de Kıptilerin kullandığı takvimden kendi takvimlerini türetmişlerdir.

İbrani Takvimi'nin başlangıcı Roş Haşana 9 Eylül 2010'da başladı. Yıl ise 5771. 28 Eylül 2011'de sona erecek.

Dünyanın en eski takvimlerinden birini icat etmiş olan Eski Mısırlılar, 360+5 günlük bir takvim kullanıyorlardı. Buna göre 30 günden oluşan 12 aylık takvimin sonunda 5 günlük bir süre ekliyorlardı. Mitolojilerine göre, Yer Tanrısı Geb ile Gök Tanrıçası Nut'un çocuk sahibi olması yasaktı. Ancak Nut, Bilgelik Tanrısı Tot'tan yardım istedi. Tot, Ay Tanrısı Honsu'yla ışığının 72'de biri için (360/72=5) kumar oynadı ve kazandı; o sırada takvimde olmayan o 5 günü Nut'la Geb'e verdi. O 5 günde Nut Hareoris, Osiris, İsis, Set ve Neftis'i doğurdu. Böylece takvim de 365 güne çıktı. 3 mevsimden, her ayı 10'ar günlük 3 haftadan oluşan bu takvimin yanında 320 günlük bir başka takvim daha Eski Krallık devrinde kullanılmaktaydı.

İbrani takvimi gibi Babil ve Mezopotamya takvimlerinden etkilenerek hazırlanmış İran takvimleri, baharın gelişini, doğanın yeniden doğuşunu takviminin başlangıç noktasına koyar; her ikisinde de - Babil/Mezopotamya ve İran'da - başlangıç tarihi Nevruz'dur. Nevruz, Farsça yeni (nev) gün (ruz) demektir. 21, 22 ya da 23 Mart'a denk gelir. Bölgedeki pek çok ülke ve kültürde insanlar, bir yıl başlangıcı olmanın ötesinde de çeşitli şekilde Nevruz'u kutlarlar. Şu anda İran takvimi 1389 yılındadır. 21 Mart 2010'da başlamıştır; 20 Mart 2011'de sona erecektir.

Görüldüğü gibi tek takvim, tek bir yeni yıl yok. Ama hepsinde amaç aşağı yukarı aynı: Zamanı belirlemek, ve bir döngü bitip yenisi geldiğinde yeni dönemin iyi geçmesi için, yeninin gelişini, eskinin gidişini kutlamak. Hepinize tekrar sağlıklı, mutlu, huzurlu, neşe dolu, verimli yıllar.

28 Aralık 2011 Çarşamba

Westminster Abbey

Londra'nın en eski yapılarından ve en büyük ve güzel kiliselerinden Westminster Abbey'in bugünkü yapısı, 946 yıl önce bugün, 28 Aralık 1065'te kutsanarak 'açıldı'.
Doğrudan Britanya monarkına bağlı olarak çalışmalarını yürüten kilise, aslında bir katedral değildir; sadece 1546-1556 arasında çok kısa bir süre katderal olmuş - yani bir piskoposun kilisesi haline gelmiştir. Günümüzde ise, Kraliçe Victoria zamanında İstanbul'daki Ayasofya Müzesi'nden esinlenerek inşa edilen Westminster Katedrali'yle de karıştırmamak gerekir; orası Anglikan Kilisesi'ne değil, Roma Katolik Kilisesi'ne bağlı olarak çalışır.

Günümüzde Britanya Meclisi'ne ev sahipliği yapan ve bir zamanlar İngiltere krallarının sarayı olan Westminster Sarayı'nın yanında bulunan Westminster Abbey, İngiltere tarihi açısından da önemli bir yerdir. 1066'dan bu yana tüm İngiliz kral ve kraliçeleri burada taç giymiştir. Hatta o kadar ki, 13. yy'ın başındaki karışık dönemde sonradan VIII. Louis adıyla Fransa Kralı olacak olan prens Louis Londra'yı kontrolü altında bulundurduğu için II. Henry'nin taç giyme töreni Glouchester Katedrali'nde yapılınca, Papa bunun uygun olmadığını beyan etmiş ve şehir tekrar İngiliz kontrolüne geçince bir taç giyme töreni daha, bu sefer Westminster'da gerçekleştirilmiştir.

I. Mary hariç 1308'den bu yana taç giyme törenleri sırasında kullanılan ve İskoç Krallarının taç giyme törenlerinde kullandıkları Scone Taşı'nı (Taş 1950'de çalınmış, 1951'de geri dönmüş, 30 Kasım 1996'da da taç giyme törenlerinde Westminster'da kullanılmak şartıyla İskoçya'ya getirilmiştir. Edinburgh Şatosu'nda saklanmaktadır.) barındırmak için yapılan St. Edward Tahtı da Westminster Abbey'de bulunmaktadır. Yapıldıktan sonra Westminster'dan sadece iki kere çıkarılmıştır. İlkinde Oliver Cromwell, İngiliz İç Savaşı sonrasında kendisini Lord Protector ilân etmiştir. İkincisinde de, II. Dünya Savaşı'nda daha güvenli olduğu gerekçesiyle Glouchester Katderali'ne götürülmüştür. I. Edward tarafından 1293'te yaptırılmış, adını sondan bir önceki Wessex Kralı ve aziz mertebesine yükseltilmiş tek Britanya monarkı Edward the Confessor'den almıştır.

Kilise aynı zamanda pek çok önemli kraliyet ailesi üyesinin de mezarıdır. İngiltere krallarının mezarlarının bulunduğu üç önemli yerden biridir (diğerleri Windsor Şatosu'ndaki St. George's Şapeli ve Victoria'nın da mezarının bulunduğu Frogmore'dur.).

Westminster Abbey, pek çok düğüne de ev sahipliği yapmıştır. Şu anki Kraliçe Elizabeth, Prens Philip, babası ve annesi Kral VI. George ve Kraliçe Elizabeth Bowes-Lyon, Elizabeth'in kızkardeşi Prenses Margaret ve Antony Armstrong-Jones, Elizabeth'in kızı Prenses Anne'la Mark Phillips, ikinci oğlu Prens Andrew'la Sarah Ferguson, bunların 20. yy'daki bir kısmıdır. 21. yy'daki ilk düğün - planlarında bir değişiklik olmadığı takdirde - 29 Nisan 2011'de Galler Prensi Charles'ın büyük oğlu Prens William'la Catherine Middleton'ki olacak.

Westminster Abbey, Romanesk mimarinin tabiri caizse İngiltere'deki yansıması denebilecek Norman mimarisinin yanı sıra, Gotik mimarinin de özelliklerini taşıması açısından, mimari açıdan da özel ve önemli bir yere sahiptir.

İngiltere'nin bu en önemli yapılarından Westminster Abbey, 1000 yıla aşkın bir tarihe tanıklık etmiş olmanın gururuyla dimdik ayakta durmaya devam ediyor. Öyle gözüküyor ki, daha çok uzun yıllar (hatta yüzyıllar) durmaya da devam edecek.

30 Ağustos 2011 Salı

30 Ağustos...

Bugün dünya üzerinde yaklaşık 203 egemen devlet bulunmaktadır. Bunlardan 192 tanesi Birleşmiş Milletler'e üyedir ve Vatikan'la beraber bu 193 devlet, uluslararası tanınmış devlet olarak nitelendirilirler. Diğer on devlet, sınırlı şekilde tanınmış ya da tanınmamış devletlerdir ve içlerinde Tayvan, Kosova, Dağlık Karabağ, Güney Osetya, Filistin, KKTC, Abhazya gibi devletler bulunur. Görüldüğü gibi, son derece sorunlu olan bu küçük devletçikler ve mikroulus denenler dışında dünyadaki devlet sayısı 193'tür.

Bu sayı, 1922'de 70 idi. Ancak bu sayıya aldanmamak gerekir; zirâ 1922, Birinci Dünya Savaşı denen fırtınanın yerinden oynatmış olduğu taşların bir kısmının havada hâlâ uçuştuğu, ama çoğunun nihayet yere düştüğü senedir. Ayrıca o 70 devletin çoğu 'devlet' olmalarına rağmen gerçek anlamda egemen değildir; bir kısmı Britanya İmparatorluğu, Fransa gibi güçlerin hakimiyetindedir; bir kısmı ise Çarlık Rusyası'nın kalıntıları üzerinde patlayan iç savaşın külleri üzerine kurulan Sovyetler Birliği'nin parçasıdır... ya da olmak üzeredir. Bunları çıkardığınızda, geriye 40, bilemediniz 50 tane devlet kalır geriye...

Bugün mevcut olan bu 193 devletin çoğu, geri kalanların sömürgeleriydiler ve onların da çoğu Afrika'da ve Asya'da bulunmaktaydı ve bir kısmı birtakım antlaşmalar yaparak sömürgeci egemen gücün mecbur kalmasından dolayı devletlerini kurabilmişlerken, bir kısmı da bu işgalcilerle göğüs göğüse çarpışarak binlerce insanını kaybetmek durumunda kalmıştı. Can çekişmekte olan Devlet-i Âliye'nin kurduğu 600 yıllık (ve bir zamanlar muhteşem şekilde işleyen) dünya sistemi paldır küldür 1910'ların sonunda Büyük Savaş'la çökerken, aynen düşmekte olan bir uçağı kurtarma çabasındaki yolcular arasından çıkan eski bir pilot gibi, Mustafa Kemal Paşa ve bu topraklarda yaşayan bu millet, canını dişine takarak ve topyekün bir mücadeleye girerek Anadolu'yu, yani Güneş'in Doğduğu Topraklar'ı bu topraklarda emperyalizmi en vahşi şekliyle hissettiren dünyanın en büyük güçlerine - Büyük Britanya İmparatorluğu'na ve Fransa'ya karşı ölesiye çarpıştılar. Bu mücadele işte bundan tam 88 yıl önce bugün, 30 Ağustos 1922'de Büyük Taaruz'un sonunda gelen muhteşem bir zaferle sona erdi... ve o gün, gerçekten büyük bir gün oldu; çünkü kabul edin ya da etmeyin, o gün dünya tarihi değişti.

Dünya tarihini kendi istediği gibi yazan birtakım dünya çapındaki çevreler, bu olayı son derece hafif geçiştirmekte hâlâ ısrar ederler. Ancak anlaşılması gereken bir nokta var: Bu savaş, ölmekte ve dünyadan silinmekte olan bir milletin, aynen efsanevi Zümrüd-ü Anka gibi küllerinden yeniden doğmasıdır ve bunu dünyanın en büyük güçlerine karşı gerçekleştirmesidir... Bizans İmparatorluğu'nun da 300 yıllık yeniden doğuşu hayalinin sonudur.

Evet, büyük şanstı, doğru. İtalyanlar, istedikleri toprakları alamayınca ellerindeki malzemeleri Millet Meclisi iktidarına devrettiler. Evet, Çarlık Rusyası yıkıldığı için Rusya Anadolu hareketine karşı mücadele edemedi, hatta onlara yardım bile etti. Evet, Sakarya Savaşı'ndan sonra Fransa da desteğini çekince Britanya yalnız kaldı, zaten biz Yunanistan'la savaştık, diğerleriyle değil...

Mustafa Kemal Paşa'nın yaptığının ne olduğunu iyi anlamak gerekir ki, az önce saydıklarıma bakarak olay hafife alınmasın.

  1. Fransa da, Sovyetler de Sakarya'dan sonra çekildiler/yardım ettiler. Sakarya'ya kadar işi getirmek ve Sakarya'da o kadar süre dayanmak bir marifettir. Hem de mucizevi bir marifet.
  2. Britanya'nın yaptığı stratejik hataları avantaja dönüştürmek - savaş bittikten sonra savaşı uzatmak ve iktidarın halka olan desteğini yitirterek iktidarı zayıflatmak ve hatta sonunda düşürtmek, İtalyanlar'ı küstürtmek gibi - bir beceri, strateji ve zeka işidir. Diplomasi yeteneğidir.
  3. Artık dağılmakta olan İmparatorluğun dört bir yanında başlayan direniş hareketlerini tek bir merkezden toplamak, üstelik şeref ve haysiyetinden çok şey kaybetmiş merkezî hükümetin tüm bu çabaları durdurmaya yönelik tedbirlerine rağmen bunu yapabilmek, ayrıca bir yetenek ve başarıdır. Özümsenemeyecek kadar.
  4. Saydıklarımın hepsini, herkesi ortak bir paydada buluşturarak ve sözünü dinleterek yaptırmak ise apayrı bir beceridir ve tanrısal ya da değil, herhangi bir büyük mucizeye de eşdeğerdir. Çünkü; eğer Türkiye Cumhuriyeti şu an varsa, Türkçe hâlâ var olan bir dilse, tüm sorunlarına, çıkmazlarına, askeri müdahalelerine rağmen bağımsız bir Cumhuriyet ise, ve - işte dünyanın görmezden gelmek için kıvrandığı nokta burasıdır dikkat edin - başta Hindistan ve Pakistan olmak üzere; Tunus, Cezayir, Mozambik gibi bağımsızlıklarını savaşarak almak zorunda kalan ülkeler bu mücadeleden güç alarak kazanmışlarsa bağımsızlıklarını; işte o Mustafa Kemal Paşa ve ekibinin sayesindedir. Bu da büyük, dünya çapında bir mucizedir.
  5. Üstelik başını Atatürk'ün çektiği bu ekibin, köhneleşmiş olan bu yapılar silsilesini yıkıp yerine gelişime açık, modern bir yapıyı kurması da, hah işte o da bir mucize ve şanstır efendim.
Kimseye tanrısal bir kudret, bir güç vermeye çalışmıyorum. Söylemlerimde Neyzen Tevfik kadar da ileri gitmiyorum, ancak kimsenin bu insanların hakkını bu şekilde yeme lüksü yok.

"Faşist! Dinsiz! Hain! Diktatör!" Bunları demek kolay. Onu Hitler'e, Mussolini'ye falan benzetmek de kolay, başka şeylerle suçlamak da. Ancak bu insanlar hakkında bazı insanlar ileri geri konuşurken, örneğin son 800 yıl içinde İran'ın başına gelen en büyük felaket için "Humeyni'yi seviyorum ben" derken ve paragrafın başındaki sözcükleri kendisinin orada konuşmasına olanak veren düzeni kuran kişiler için sarfetmeyi içinden geçirirken, kafalarını toparlayıp, yerden yere vurmaya kalktıkları bu önemli şahsiyeti tarihten çıkarıp bir alternatif tarih yazmaya kalksınlar, bakalım dünyanın şekli ne oluyor o zaman... ve kendileri nereye denk geliyor acaba, bunu iyi düşünmeleri gerek.

Sonuç: Atatürk, sadece kendi ülkesinin değil, yaptıklarıyla dünya üzerindeki büyük, küçük pek çok ülkenin kaderini değiştirdi. Ve bunun en önemli adımlarından birini de 30 Ağustos'ta attı. Türkiye'yi de o sayede yarattı. Bunu unutmamak lazım. Hepinizin Zafer Bayramı kutlu olsun...

26 Ağustos 2011 Cuma

Malazgirt'te Bizans

Bugün 26 Ağustos... Türk tarafının Kurtuluş Savaşı, Yunan tarafının Küçük Asya Felaketi dediği Türk-Yunan Savaşı'nın en önemli askeri olaylarından Büyük Taaruz'un başladığı gün bugün. Askeri dehası sayesinde Mustafa Kemal Paşa'nın planı başarılı olmuştu: Ordunun büyük bir bölümünü gizlice güneye kaydırmış, fakat kuzeyde kalan küçük bir bölümü de, sanki ordu hâlâ ordaymış hissi verecek şekilde manevralar yapma emri vermişti. Sürpriz bir saldırıyla başlayan çarpışmalar, birkaç gün içinde - 30 Ağustos'ta - zaferle sonuçlanacak, 9 Eylül'de de TBMM ordusu İzmir'e girerek Yunan birliklerini Anadolu topraklarından çıkaracaktı...

Ancak bu planın en kritik noktası olan baskının başarıya ulaşmış olmasının nedenlerinden biri de, tarihin seçimiydi. Böyle bir taaruza kalkışabilineceği Yunan ordusu tarafından hiç tahmin edilmemişti. Mustafa Kemal Paşa ise, tarihteki bir başka önemli savaşın tarihinden yola çıkarak 26 Ağustos'u belirlemişti. Eğer Yunan ordusu, bu tarihte çok daha dikkatli olsaydı, belki de Büyük Taaruz başarıya ulaşamayacaktı. O diğer savaş ise Anadolu'ya gelmekte olan Selçuklu ordusuyla, Anadolu'yu elinde tutmaya çalışan Bizans ordusu arasındaki 26 Ağustos 1071'de yapılan Malazgirt Savaşı'ydı.

Az çok biliriz tarih derslerinden: Selçuklular Anadolu'nun kapılarına dayanmaya başlar, sonunda ordular karşılaşır, devrin Bizans İmparatoru Romanos IV Diogenes'in ordusuyla Alparslan'ınki çarpışır ve Bizans ordusu kaybeder. Mağlup imparatora Alparslan iyi davranır ve yüksek bir fidyeyle evine geri yollar. Döndükten sonra da Romanos tahttan indilir; kısa bir süre sonra da ölür. Savaştan sonraki 25 yıl içinde Türkler İznik'e kadar gelirler, hatta onu başkent yaparlar ve Haçlı Seferleri'nin başlamasına neden olurlar...

Peki tüm bu olan biten basitçe iki ordu çarpışması sonucu birinin yenilmesinden mi ibaretti yani? Bizans o kadar acınacak bir devlet miydi ki gelip 25 yılda ufak tefek çarpışmalarla bu kadar şey kaybedebildi?

Ayasofya'yı yapan Bizans büyük bir devletti, kuşkusuz; ama bu büyüklüğünü Selçuklular gelene kadar kaybetmişti. Bunun ilk sebebi, daha Roma devrinden başlayan, 600 yıl süren ve son 250 yılında İran'da Sasani iktidarı sırasında iyice kızışan ve sertleşen Roma-İran Savaşları'ydı. O kadar ki, her iki imparatorluk da birbirinin başkentini bile kuşatabilmiş, fakat alamamıştı; yenişemiyorlardı bir türlü. Bu da tarafların çok ciddi olarak yıpranmasına neden olmuştu. Bu savaşlar, İmparatorluğun başına büyük dertler açacak ikinci sorunun Sasanileri ortadan kaldırmana kadar devam etti. O ikinci dert de İslamiyet'le Ortadoğu'da etkinlik kazanmaya başlayan Araplar'dı.

İslam İmparatorluğu, Bizans'a doğuda en ağır darbeyi vuran etken oldu. Hilafet orduları Suriye, Filistin, Mısır, Libya, Tunus'u alarak Fas'a kadar ilerlemiş ve İspanya'ya çıkmıştı. Bizans, son derece önemli gelir ve yiyecek kaynağı olan bu eyaletlerinin kaybını bir daha asla telafi edemedi.

İslam İmparatorluğu kadar, Kuzeyden gelerek başına bela olan Slavlar ve özellikle Bulgarlar'ın Balkanlar'da yaptıkları yıkım da yıpratmıştı Bizans'ı. İtalya'daki etkinliğini sarsan Frank ve Lombardlar gibi barbarlar dışında, dini ve siyasi iç çatışmaları - taht mücadeleri ve ikonoklazm (ikon kırıcılık) gibi - de devleti oldukça yıpratmıştı.

İşte Türkler, Anadolu'ya geldikleri sırada karşılarında eski ihtişamının gölgesindeki bir hayli yıpranmış haldeki Bizans'la karşılaştı. İmparator Romanos IV Diogenes karmaşık bir dönemde, kurulu bir hanedanın olmadığı bir anda, evlilikle bir şekilde tahta çıkmayı başarmıştı. Ordusunun çoğunluğunu da paralı askerler oluşturuyordu. Zaten o yüzden yenilip evine döndüğünde, İstanbul'da güçlü olan Doukas ailesi tarafından tahttan indirilerek gözleri oyulmuş ve kısa bir süre sonra da Kınalıada'da ölmüştü ve o yüzden ordusu onu savaşın ortasında terk etmişti. Kısacası Selçuklular iyi savaşmış olabilirler; ama doğru yerde doğru zamanda oldukları için başarılı oldular biraz da.